Bir Öğrencinin Work and Travel Yorumları: ”Rüzgar Gibi Geçti”

11.01.2021
Blog Başlık
“Gone With The Wind”. Romantizm etkisinde drama dalında 1939 yılı Amerikan yapımı film. Başrollerinde Vivien Leigh ve Clark Gable. Konu Amerikan İç Savaşı, süre 3 saat 58 dakika…
 
Work and Travel programı ve sürecine ilişkin bilgi almak, daha öncesinde bu programı deneyimlemiş birisinin yaşanmışlıklarından faydalanmak amacıyla okunmak istenen bir yazının henüz ilk paragrafından konuyla uzaktan yakından alakası olmayan bir film tanıtım yazısı ile karşılaşılırsa ne yapılır?
Henüz üniversite sınavından yeni çıkmış neslin daha aşina olacağı bir ifade ile sorduğum sözde soru cümlesinin ardından, cevabı hiç bekletmeden vermek durumundayım. Yazıya dikkat kesilinir!
Rüzgar gibi geçti…
“Amerikan Rüyası”, “Fırsatlar Ülkesi”, “Kapitalizmin Başkenti”, “Tüketimin Merkezi” şeklindeki sıfat, betimlemelerle bugüne dek tanıdığımız Amerika Birleşik Devletleri için “bir film gibiydi” ifadesini kullanmak hiç abes kaçmamakla birlikte, oldukça uygun olacaktır.
Evet, Amerika. Kiminin çocukluk rüyası, kiminin gelecek hedefi, kiminin ise ekmek kapısı. Biz Work and Travel öğrencileri için ise sahip olunan J1 vizesi ile hem ekmek kapısı, hem gezi rotası. Türkiye’de başvurulan danışmanlık şirketi ile başlayan süreç, adım adım atlanan prosedürler ve netice itibariyle mesai günü.
Hem danışmanlık şirketi hem de Amerika’daki işveren tarafından yapılan İngilizce mülakatları, iş-çalışılacak bölge seçimi, vize başvurusu, uçak biletleri vb. süreçlere çok daha detaylı bir şekilde diğer yazılardan ulaşabileceğinizi düşündüğüm bir ortamda, gelin doğrudan 15 Haziran gününe, Amerika’da çalışılacak ilk güne gidelim.
Üniversitemin eğitim-öğretim yılının bitiş tarihleri doğrultusunda ortalama Work and Travel öğrencilerine kıyasla biraz geç başlanan bu süreçte, 14 Haziran’da farklı bir ülkede, 15 Haziran’da yıl boyu yüzdüğüm havuzdan farklı bir havuzda yerimi almıştım.
Havuzdaki görevim ise Work and Travel kapsamındaki “en kıyak-rahat” olarak tabir edilen işlerden biri olarak nitelenen cankurtaranlık mesleğini icra etmek olarak haftalar öncesinde belirlenmişti. Yaşayacağım, yaşamamın olası olduğu her şeye, istisnasız her şeye hazırlıklı olarak gittiğim, duygularımı, ailemi, arkadaşlarımı, kısacası benimle olanları arkada bırakabildiğim ve bana söylenen, bana tavsiye edilen tüm söylemlerden uzaklaşarak; geçmişi unutmadan, geleceğe odaklanarak, gününü dolu dolu geçirmek mentalitesine sahip ben dolu dolu yaşamaya ilk günden başlamıştım bile. Sonrası rüzgar gibi geçti…
 
“Bir kere yaşarsın. Dolu dolu yaşarsan, bir kere yeter de artar bile” derler. Dolu dolu yaşadım. İşverenim tarafından düşük çalışma saatleri aldım. Tercih etmeyeceğim bir şekilde birçok Türk ile aynı mekanları paylaşmak zorunda kaldım. Çalıştığım bir başka havuza 1 saat yürümek zorunda kaldım. Yoruldum. Pes etmek mi? Asla.
Bugün acı çekiyor olabilirim; fakat uğruna çok çaba sarf ettiğim gelecek benimdir dedim. Annemin, babamın, arkadaşlarımın, benimle birlikte olanların bana sarf ettiği emeğe nasıl saygısızlık ederim diye söylendim. Onları bu şekilde mi temsil etmeyi tercih edeceğimi sorguladım. Ve prens-prensesliği bir geride bıraktım. 2012 yılında yurtdışına çıkmak ile başladığım, kendimi bir heykeltraş vari soymaya başladığım süreçte bir kez daha kabuk değiştirdim. Kabuğumun bir katmanını daha geride bıraktım.
İnsan tanıdım, birey olmayı, gelecekte yaşamını nasıl, ne koşullarda idare etmeyi, büyük olmayı öğrendim. Yıllar boyu kaybetmeyeceğim, “kesinlikle kaybetmeyeceğim” yabancı ülkelerden dostluklar edindim. Bugüne dek çalıştığım herhangi bir yerde kazanmadığım kadar para kazandım. Bugüne kadar hiç yapmadığım kadar sorunlarımı kendi başıma hallettim. Kendi başıma seyahat planı yaptım. Diğer cankurtaranlara kıyasla en düşük ücretle çalışan Ata 13 gün içerisinde Niagara Şelaleleri (Boston’da çalışmamdan kaynaklı çalışma esnasındaki 2 günlük izin günümüzde Ukraynalı ve Ermeni arkadaşımızla gitmiştik. Çalışma esnasındaki izin günlerinizde benzer yakın seyahat fırsatlarını kendinize yaratabileceğinizi göstermek için yazdım. Ne de olsa fırsatlar ülkesi!), New York, Philadelphia, Washington, Chicago, San Francisco, Los Angeles’ı gezdim.
İtalyan aile ile beni evlerine davet etmeleri üzerine akşam yemeği yedim. (Domates soslu ahtapot nefisti, selam olsun Francesca’ya). Amerikalı eski powerlifter sporcusu ile defalarca antrenman yaptım(Profesyonel düzeyde yüzme ve basketbol kariyerleri olan bir adam olarak, hayatımdaki en zor antrenmanlardı).
New York’tan Chicago’ya uçuşum esnasında tanıştığım Roger ile önce kendi ülkesini, sonra benim ülkemi, ardından ise dünyayı birkaç kez kurtardım. Dört kişilik ultra lüks otel odasında da tek başıma kaldım, otobüs terminali, havaalanında tek başıma sabahladım.
Times Square’in en güzel restaurantlarından birinde somon da yedim. Seyahatim esnasında 6 kilo da verdim. Work and Travel’da ne mi yapılır? Work and Travel neden mi yapılır? Yine bir sözde soru cümlesi geldi, baştan uyarayım. Erkek bireyler özelinde “adam” olunur. Kadın bireyler özelinde “kadın” olunur.
Arkadaşım, “o adımı” atmanın zamanı geldiğiyse ne duruyorsun? Helva yapsana… (Umarım bu tekerleme-şarkıyı bilenler çıkacaktır)
Work and Travel… Gidin, görün, kendiniz deneyimleyin gibi klişe ifadelerden uzak olarak; gidin, görün, kendiniz deneyimleyin. Neden mi? (Sözde soru cümlesi). Dünya bir gündür, o da bugündür. Zamanı geldi.
 
Devlet yurtlarında barınan öğrenciler kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilmektedir.